nilufer.ruzgar @ btu.edu.tr

 

Bir önceki yazımda toksik insanlardan bahsetmiştim. Bu insanları hayatımızdan çıkaramama durumunun ya da geç çıkarma durumunun da kendimizden ziyade başkaları için yaşamaya programlanmış olmamıza değinmiştim.

Bunun temelinde yatan ana sebep ise, hepimizin bildiği gibi toplum baskısı, ya da daha bilindik bir tabirle “mahalle baskısı”.

Toplum baskısının ne olduğundan bahsetmeye gerek yok, zaten herkesin aşina olduğu, hatta maruz kaldığı bir baskı. Hatta psikolojik şiddet kapsamında da değerlendirilmeli bence. Ancak biraz özüne inip sosyolojik bir bakış açısıyla değerlendirmekte fayda var diye düşünüyorum.

Çocukları ele alalım. Ben hiçbir ebeveynin kız çocuğuna “yemek yapmayı öğren ki ileride ayaklarının üzerinde durup yalnız kaldığında sağlıklı beslenebilesin” dediğini duymadım; ama “yemek yapmayı öğren, ileride eşinin (ben biraz kibar ifade etmeyi tercih ediyorum) önüne ne koyup yedireceksin aç mı bırakacaksın” dediğini birçoğumuz duymuştur diye düşünüyorum. Benzer şekilde hiçbir erkek çocuğuna da ebeveynlerinin “söküklerini dikmeyi kopan düğmeni dikmeyi öğren ki ileride ayaklarının üzerinde durup yalnız kaldığında ufak tefek aksaklarını kimseye muhtaç kalmadan giderebilesin” dediğini de duymadım. Erkek çocuklarına 12-13 yaşında araba kullanmayı öğreten ebeveynler varken kız çocukları genellikle ehliyet dahi almaya yönlendirilmiyor bırakın araba kullanma öğretilsin. Burada “neden kız çocukları 12-13 yaşında direksiyon başına geçmiyor” demiyorum, tam tersine erkek çocuklara yapılan baskıdan dem vuruyorum. İşin tehlike boyutunu hata boyutunu ve en önemlisi cehalet boyutunu bir kenara bırakırsak erkek çocuklara kodlanan dayatılan da bu misyon. Kız çocuklara ise, eşlerinin önüne yemek koyup onların kullandığı arabaların yolcu koltuğunda oturmaları gerektiği kodlanıyor. Daha çok fazla örnek var; ancak boşlukları biraz düşünerek tamamlayabiliriz.

Hal böyleyken de kendi hayatlarını yaşadıklarını zannederken başkalarının hayatını yaşamak zorunda kalan kadınlar, kadınları özgür bıraktıklarını hiçbir şeye karışmadıklarını düşünüp aslında onları kendi hayatlarının içerisine yerleştirmeye çalışan erkekler yetiştiriyoruz. Yetişkin yaşa gelen kadınlar da erkekler de hep “yarım” bırakıldıkları için yanlış evlilikler yapıp bir ömrü bunun doğruluğuna kendilerini inandırarak yaşayıp vakti gelince de hayata veda ediyorlar. Peki neden bunun doğruluğuna kendilerini inandırmaya çalışıyorlar diye bakarsak da herkesin içinde gayet iyi bildiği ama reddettiği şu cevaplar çıkıyor karşımıza: Kadın eğer evlendikten sonra evliliğini bitirmeyi düşünürse ya da hiç evlenmemeyi tercih ederse toplum ona eşinin karnını doyuramamış/doyuramayacak, evini temizleyememiş/pis, çocuklarına yeterince ilgi gösterememiş/çocuklardan nefret eden, eşinin aksaklıklarına yardımcı olamamış/beceriksiz olduğu için kimsenin almadığı gözüyle bakarken erkek eğer evlendikten sonra evliliğini bitirmeyi düşünürse ya da hiç evlenmemeyi tercih ederse toplum ona eşine iyi bakamamış/maddi durumu yetersiz, istediği yerlere gidebilmesi için şoförlük yapamamış/araba kullanmayı bilmiyor, çocuklarının ihtiyaçlarını giderememiş/çocuklardan nefret ediyor gözüyle bakar. Hatta daha da ileri gidip erkeğe de kadına da kötü alışkanlıklar yakıştırabilir. Varın o boşlukları da siz doldurun yine.

Özgüven, sevgili okuyucular. İnsanlar doğdukları andan itibaren özgüvenli olmayı öğrenirlerse/onlara bu öğretilirse, hesap vermeleri gereken tek merciin de komşular arkadaşlar dış kapının mandalları değil de yüce yaradan olduğu anlaşılabilirse, herkes başkasına rahatsızlık vermeden huzur bozmadan kendi hayatını yaşayıp kendi yağında kavrulmayı öğrenip kendini bilmeyi öğrenip gece başını yastığa koyduğunda temiz bir vicdanla uykuya dalabilirse, dünya çok daha mutlu insanların yaşadığı, mutlu ilişkilerin sürdüğü, mutlu çocukların yetiştiği ve dolayısıyla psikolojik problemleri minimumda olan nesillere yuva olan bir yere dönüşür.

İngilizlerin çok sevdiğim bir sözü var, “get a life”, yani “kendine bir hayat edin”.

Sevgiyle kalın,

Dr. Nilüfer Rüzgar