nilufer.ruzgar @ btu.edu.tr

Merhaba Sevgili Manşet 16 okuyucuları,

Şiddeti artık toplum olarak kanıksadık. O yüzden söylenen, yapılan, isyan edilen her şey, verilen her tepki, otomatiğe bağlamış vaziyette. Şiddet haberini duy/oku, sinirlen, “cık cık cık iyice arttı bu tür olaylar inanamıyorum şekerim gördün mü şu haberi” de, hayata kaldığın yerden devam et. Ateş düştüğü yeri yaktığı için her daim, bu kanıksanmış tutumları da eleştirmek pek mantıklı olmuyor haliyle..

Benim asıl eleştirmek istediğim “okumuş kesim” denilen “aydın” denilen toplumun nispeten daha ufak bir bölümünü oluşturan “güruh”ta vuku bulan şiddet olayları. Misal geçenlerde okuduğum haberde Samsun’da bir tıp doktoru bey, kendisi gibi tıp doktoru olan hanımını eve dönerken kasaptan aldıkları kıymadan bir parça sokakta gördüğü bir kediye verdiği için darp edip bir de üzerine evden kovduğu yazıyordu. Bu fiziksel şiddete yönelik bir örnek. Hani deriz ya hep, bu tür fiziksel şiddete dayalı olaylar hep “okumamış kesim”deki insanlar arasında oluyor, hayır, okumamış insanlar kendilerini gizlemeyi bilmedikleri ya da belki de gizlemeye ihtiyaç duymadıkları için biz o kesimde olan biten her şiddet olayından haberdar oluyoruz. Ama okumuş kesim öyle mi? Elbette değil. Öncelikle şiddeti uygulayan taraf, böyle bir eylemde bulunduğundan utanır, kaçacak delik arar (yaptığının yanlış olduğunu düşündüğünden değildir utanıp kaçması, şanına şöhretine pozisyonuna laf gelmesinden, beklediği terfiiyi alamamaktan, daha da önemlisi daha fazla bu tür davranışlarda bulunamayacak olmaktan korkar. Bu tür davranışlar kişiye kendisini güçlü hissettirir çünkü), şiddete uğrayan taraf da ilginç şekilde aynen ona şiddet uygulayan taraf gibi böyle bir eyleme maruz kaldığı için utanır (fazla okumanın beyin yakmasından mütevellit olduğunu düşünüyorum ben bunun sebebinin), karşılıklı susmalarla olayın üzeri örtülür, İstiklal Marşı ve kapanış.. Tabi bu yalnızca fiziksel boyutta olmuyor. Yukarıda verdiğim tıp doktoru çift örneği fiziksel şiddete ilişkin son duyduklarımdan biriydi. Okumuş aydın kesimde bu tür fiziksel olaylar olmakla beraber daha ziyade zihinsel şiddet, psikolojik şiddet yani bezdirme, havalı adıyla “mobbing” uygulanır. Psikolojik şiddetin bu güruhta yaygın olmasının sebebini ben bu şahısların fiziksel darp olayıyla karakolluk ve/veya hastahanelik olmaktan yine biraz evvel de değindiğim gibi utanmalarına bağlıyorum. Yoksa potansiyelde bir sıkıntı yok, okumuşu okumamışı maşallah içlerinde birer Jack the Ripper (Karındeşen Jack) barındırıyor da okumuş olan bu potansiyeli bu çılgın enerjiyi fiziki yollarla atamadığı için psikolojik yollarla atmaya çalışıyor.

Şimdi bu noktada güruhumuz iki gruba ayrılıyor: Eşler/Sevgililer ve İş “Arkadaş”ları.

Yukarıda değindiğim tıp doktoru çift örneği eşler arasındaki fiziksel şiddete örnekti. Bunun psikolojik boyutunda belki sizlerin de yaşadığı belki yakın çevrenizde şahit olduğunuz ve genellikle erkeğin kadına uyguladığı “küçümseme” taktiği yer almaktadır. Küçümseyen taraf genellikle karşı tarafın hiçbir yaptığını beğenmez, eğer çalışıyorsa işine yönelik olumsuz yorumlarda bulunur, onun yaptığı işin kapsamına ne kadar iyi iş yaptığına başarılarına yönelik aşağılamalarda bulunur, daha da ileri giderek hakarette bulunur, daha da fazla coşup iftira atanı da mevcuttur ve bu ve benzeri davranışlar alır yürür. Bu taktik eşler tarafından da uygulandığı gibi iş ortamında son derece yaygın olarak, adeta mesainin olmazsa olmazı gibi uygulanmaktadır. Ve yine biraz evvel de belirttiğim gibi şiddete uğrayan taraf “efendiliğinden” susar kalır. Bunun belli bir sektörü var mı derseniz hayır yok, her sektörde her iş yerinde her meslek dalında bu tür olaylar vuku bulur. En okumuşların yer aldığı akademi dünyasında bile, ki akademi herkesin kendisiyle yarıştığı, kimsenin kimseyi kaydırarak bir yerlere gelmesinin (akademik yükselme ve unvan elde etme anlamında) mümkün olmadığı nadir kurumlar arasındadır, bu tür psikolojik şiddet olayları o kadar çok ki bir akademisyen olarak ben bile şaşırıyorum ve inanmak istemiyorum. Öğrenci hocaya, hocad hocaya sonra hepsi hocaya şiddet uygular şeklinde bir olay örgüsüyle gerçekleşen psikolojik şiddet olayları (fiziksel şiddet olayları da görülmekte elbette, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar Şenel’in öğrencisi tarafından öldürüldüğünü unutmayalım, unutturmayalım..), kuşkusuz ki eğitimin de kalitesini düşürmektedir.

Bu konu üzerine yazılıp çizilecek çok fazla şey var, sayfalar yetmez.. O yüzden ben şimdilik konuyu bağlamak istiyorum. Yazı boyunca şiddeti cinsiyetten bağımsız değerlendirmeye çalıştım; ancak İstanbul Sözleşmesi’ne değinmezsem olmaz. İstanbul Sözleşmesi için son dönemde çok fazla olumlu/olumsuz tepkiler veriliyor, burada benim değineceğim nokta sözleşmenin içeriği ya da uygulanmalı/uygulanmamalı şeklinde klişeler değil. Asıl nokta şu ki ağırlıklı olarak kadınların maruz kaldığı hem fiziki hem psikolojik şiddete dur demenin tek yolu bir yerlere tutunmak. Bu sözleşme de bir nevi tutunacak dal; ancak elbette yeterli değil. Sadece kadınlar değil hayvanlar da şiddete uğruyor, aklımıza geldikçe gördükçe duydukça kahroluyoruz. Onların da aynı minvalde tutunacak bir dala ihtiyaçları var. Fransız bir arkadaşım “bu ülkede önce kadınlar sonra hayvanlar sonra da erkekler gelir” demişti. Biz de o yüzden yasalarımızı yeşertip tutunacak dallarımızın sayısını artırmadan, yani duruma kökten çözüm getirmeden maalesef üzülmekten bağırıp çağırıp isyan etmekten hasar almaktan yara almaktan öldürülmekten ve hayvan dostlarımızın hasar alıp öldürülmesinden kurtulamayız.. Umuyorum ki en kısa sürede kadını erkeği hayvanı çiçeği böceği kısacası her türlü canlının koşulsuz koruma altına alındığı daha kapsamlı yasalarla nefes aldığımız sürece kendimizi her daim her yerde her anlamda güvende ve korumada hissedebiliriz.

Sevgiyle kalın,

 

Dr. Nilüfer Rüzgar